
Uludağ'ın eteğinde, Bursa'da ipek nesillerdir aynı şekilde yapılıyor. Sessiz sıralar hâlinde dut ağaçları. Haftanın değil, mevsimin hızında ilerleyen bir iş.

Koza bir başlangıç değildir. Görevi bittiğinde geriye kalandır; zaten boş, zaten bütündür. Hiçbir şey erkenden alınmaz. Isı yok, kimya yok, müdahale yok. Eline ulaşan şey, dalda bırakılanın aynısıdır.
Mükemmelliğin, her şeyin aynı görünmesi gerektiğine inanmıyoruz. Bir zanaatkârın elinden çıkan küçük bir çizgi. Ahşabın kendine özgü damarı. Bir kozanın diğerinden farklı biçimi. Bunların hiçbiri kusur değil. Bunlar, o nesnenin bir hikâyesi olduğunun kanıtı.
Sandığından küçük ve hafiftir. Kuruyken kenarı pürüzlü, neredeyse kâğıt gibi. Ilık suyun altında değişir: lifler gevşer, kabuk yumuşar ve parmak ucuna yerleşir.
Lüksün daha fazlasına sahip olmak olduğuna inanmıyoruz. Bizim için lüks, daha az ama daha anlamlı olandır. Doğal bir malzemenin dokusunu hissetmek. Bir şeyin nereden geldiğini bilmek. Onu yapan eli hatırlamak. LUSSOIE sesini yükseltmez, fısıldar.
Ceviz ağacından bir kâsede ılık su. Başka kimseye ait olmayan birkaç dakika. Yüzde küçük, yavaş daireler; bastırmadan. Ölçülecek bir süre, bitirilecek bir iş yok. Sonra kuruması için bırakırsın, yarını bekler.
Ham ipek kesede kozalar. Dokuma ipek bir mendil. Elde oyulmuş ceviz ahşap kâse. Türkiye'nin gül diyarı Isparta'dan gelen yabani gül goncalarının olduğu küçük cam şişe. Tüketilmek için değil, saklanmak üzere yapılmış nesneler.




